Buradasınız : Ana Sayfa // İlişkiler // Kendinizle Yüzleşme Cesaretiniz Var mı?

Kendinizle Yüzleşme Cesaretiniz Var mı?


Belki farkında değiliz ama çoğumuz kendimizi olduğumuzdan farklı göstermek konusunda uzmanız ve yarattığımız imaja inanırız. Başkaları için de aynı imajı yaratır, onları da oldukları gibi değil, görmek istediğimiz gibi görürüz.

kendinizle yuzlesme cesaretiAmerika’da epey konu olan bir yat seyahatinde ortadan kaybolan doktoru belki duymuşsunuzdur. Tanınmış ve varlıklı bir doktor; 3 yıllık beraberlikten sonra yeni evlendiği karısına yaş günü için bir yat gezisi düzenliyor. Geziye karısının aile ve arkadaşlarını da davet ediyor. Seyahatin ortasında her şey mükemmel giderken, kadın bir sabah uyanıyor ki kocası yatta değil, ortadan kaybolmuş, hem de yeni karısına 6 milyon dolarlık borç takarak. Bir süre sonra yakışıklı doktorun Avrupa’da bir yerlerde deli gibi para harcadığı kredi kartlarından tespit ediliyor… Burada konu adam değil, karısı benim için… Kocasının sağladığı zengin hayatla ayaklarının yerden kesilmesine izin vermiş ve adamın gerçek kişiliğini ortaya çıkartacak her türlü sinyale kendini kapatmış. Çünkü tamamen erkeğin enerjisi, karizması ve gücüyle yarattığı masal içinde yaşamak kolayına gelmiş. “En yakın arkadaşım beni aldattı,” diyerek rüyada yaşamaya devam ediyor, işte bu düşünceyi tekrar şekillendirebilmek önemli burada… Gerçekten seven, saygılı birisinin böyle bir şeyi yapmayacağını kestirebilmek… En yakın arkadaşım yerine, “Bu sahtekâr beni kullandı ve aldattı,” diye görebilmek… “Gözlerimi nerede kapattım da hayatımı, bu kadar tanıyamadığım bir yabancının eline verdim,” diye sorgulayabilmek…

Aslında hayatımıza girip bizi kullanan, yalan söyleyen ya da aldatanlara minnettar olmamız lazım, gözümüzü açmamızı ve kendi gücümüzü keşfetmemizi sağladıkları için ve sadece kendimize dayanarak yaşayabileceğimizi öğrettikleri için…

İnanın o kadar çok gençten mail alıyorum ki, âşık oldukları kişiler yüzünden mutsuz olan… Çoğumuzun aşk konusunda kafası biraz karışık… O duygulara ihtiyacımız var ve sahip olmak için her yolu deniyoruz, yine de ilişkilerimizde duygusal tatmini yaratmakta çok zorlanıyoruz. Sevgi ile aşkı birbirine karıştırıyoruz. Aşk kalıcı değil ve kendinizi bir başkasının varlığıyla tamamlama arzusundan kaynaklanıyor. İnsanlar ilk âşık olduklarında tüm limitlerini ve katılıklarını bir yana bırakıyorlar. Birdenbire daha seksi, akıllı, esprili ve verici oluyorlar. Yaşam birden anlam kazanıyor, bir başkasının bize bağımlı olması ve kendimizi özel hissettirmesiyle dünyada hiçbir şeyin önemi kalmıyor en başta. Karşımızdakinin bağımlılığının devamı için sürekli kendimizden veriyoruz ve gerçek kimliğini görmezden geliyoruz. Psikologlara göre romantik sevgi, yani aşk, bağımlılık yapan haplardan farksız. Enerji, canlılık, dirilik, yaşama gücü veriyor, yani kafayı bulduruyor. Ancak “ilacın” etkisi geçmeye başladığında ayaklarımız yere basıyor ve gerçek dünyaya geri dönüyoruz. Bu noktada sevginin bittiğini düşünüyoruz, halbuki biten, kurmuş olduğumuz yanılgılarla dolu hayal dünyası. Hayal dünyası bitip o kişinin gerçekte kim olduğunu görünce de hayal kırıklığına uğruyoruz. Yaşama gücünü, hayat enerjisini bize hep bir başkasının vereceğini düşünüyoruz.

Zaten ne kadar iyi bir insan olursa olsun hiçbir erkeğin/ kadının ayaklarınızı yerden kesmesini istemezsiniz, çünkü ayaklarınız yerden kesildiğinde siz siz değilsiniz artık, ruhunuz elinizden alınır, onsuz enerjiniz ve kimliğiniz olmaz. Kendi yaşantınızın kontrolünü ona verirsiniz. Biz kadınlar ne kadar eğitimli ve başarılı olursak olalım, yine de tek başına bir kadın zorluklarla mücadele edemez, varolamaz düşüncesinin ağır bastığı bir toplumda yetiştiğimiz için, bu hissi üzerimizden atamıyoruz. Yalnız kalma korkusu, yalnızlıktan daha katlanılmaz biz-ler için… Bütün bunlardan çıkan anlam, yalnız yaşayın demek değil elbette, ama ilişkinizin kimliğinizi elinizden almasına izin vermeyin.

Kendini kandıran kadın, yalan söyleyen erkekleri seçer. Karşımızdakinin verdiği sözler, bizimle yapmak istedikleri bizle-ri cezbeder ve ilişkiye resmen gözü kapalı dalarız… Kaç kişinin söylediği, yapmak istediği ve gerçekte yaptığı birbirini tutuyor. ilişkilerdeki hayal kırıklığının en büyük nedeni bu değil mi? Yapmak için söz verilen ile yapılanın arasındaki uçurum… Maalesef ne yapmak istediğimiz değil, ne yaptığımız bizi tanımlıyor.

Sevgiyi yanlış değerlendiriyoruz. Daha evlenirken birbirimizi mutlu edeceğimize dair vaatlerle, sözlerle başlıyoruz birlikteliğe. Ve zaten bu tip bir beklentiyle ilişkimizi baştan sabote ediyoruz. Kendi mutluluğumuzu nasıl bir başkasının eline verebiliriz ve sonra da o kişiyi bizi mutlu etmekten sorumlu tutabiliriz ki? Her şeyden önce karşımızdaki bu kadar büyük bir sorumluluğu nasıl kaldırabilir? işte o gözü kör eden âşık olma döneminden sonra, karşımızdakinin olmasını istediğimiz, yani hayalimizde yaşattığımızdan, ne kadar farklı olduğu, beklentilerimizi karşılayacak kapasitesinin olmadığını anlayınca, tüm sevgi ilişkisi egoların çatıştığı sevgi/nefret ilişkilerine dönüyor. Ve bu dünyada gerçek sevginin olmadığına inanıyoruz, çünkü karşımızdaki kişi beklentimizi gerçekleştirmiyor.

ilişkilerimize bu tip bir bağımlılıkla yaklaştığımızda gerçek sevgiyi yaşayabilmemize imkân yok. İlişkilerimizi yaşama biçimimizi ve sevginin tanımını bilinçli olarak tekrar gözden geçirip düşünce şeklimizi değiştirmemiz gerekiyor. Kendimizle yüzleşmemiz, önce kendimizi sevmemiz ve yeterli olduğumuzu öğrenmemiz gerekiyor. Kimsenin bizi mutlu edemeyeceğini ve kendi sorumluluğumuzda olan mutluluğumuzu ancak paylaşabileceklerini anlamamız gerekiyor.

Aslında hayatta gerçek bir denge var. Hak ettiğimiz insanlarla, hak ettiğimiz ilişkileri yaşıyoruz. Seçimimizi, karşımızdakinin cazibesini oluşturan eğitimi, ilgi alanı, kazancı, sosyal konumu, görüntüsüne bağlı olarak yapıyoruz ve beklentilerimizi bu standartlar doğrultusunda oturtuyoruz. Bunları istemekte hiçbir sakınca yok tabii, ama bu beklentilerin zaman içinde karşılanamıyor olması ilişkiyi bozmaya yetiyor. Karşımızdaki insanı istediğimiz yöne bükebilme isteği ve hayaliyle değişime, başarısızlığa, belirsizliğe ve reddedilmeye olan tahammülsüzlüğümüz birleştiğinde farklılıklarımızı tartışabilecek, olayları karşımızdakinin de gözüyle görebileceğimiz bir alışkanlığı oturtamıyoruz.

Hiç kimliğinizi kaybettiğiniz ve o ilişkide ne amaçla olduğunuzu düşündüğünüz anlar oluyor mu?

İlişkilerimizi sürdürebilmek için gerçekten pek çok şeyi yutuyoruz, hatta olması gerektiğinden daha çok. Örneğin, dürüstlüğün ve sadakatin olmadığı, tamamen çıkarlara dayalı bir ilişkide bile, aldatılan kadın olmanın sorun yaratmayacağı yalanına kendinizi ne kadar inandırmaya çalışsanız da bu durum içten içe kendinize güveninizi, özdeğerinizi ve mutluluğunuzu yok eder. Bir erkekte/kadında aradığınız en önemli özellik, samimiyetten önce, maddi üstünlükse ve bu ilişkide kalabilmek için onurunuzu hiçe sayıyorsanız, o ilişki için çok yüksek bir bedel ödüyorsunuz demektir. Karşımızdakinin duygularını, davranışlarını kontrol edemeyeceğimiz bir gerçek, ancak, beklentilerimiz ve davranışlarımızla kendi kaderimizi tayin ediyoruz.

Eğer kullanıldığınız, haksızlığa uğradığınız bir ortamda olduğunuza inanıyorsanız, karşınızdakini suçlayacağınıza, neden o ortamda kalmaya devam ettiğinizi kendinize bir sorun ve bu ortamda kalmak uğruna kaybettiklerinizi bir düşünün. Kendinizi sürekli sizi taciz eden aynı tip ilişkilerin içinde buluyorsanız, başka seçimlerinizin de olduğunun farkında değilsiniz demektir. Çünkü düşünceleriniz, geçmişinizden şartlandığı için, sizi hep bildiği şartlara yönlendirecektir. Bunlar acı çektiğiniz şartlar bile olsa, en azından bildiğiniz şartlar. Bilinmeyen, denenmemiş olan, kontrol altına alınamayacağından egonuz için tehlikeli. O nedenle ne kadar mutsuz ve acı çekiyor olsanız da yine de tanıdığınız ortamda kalmayı tercih edersiniz.

Yıllarca acı çekmiş olmanız, o ilişki için bir şeyler yapmış ya da daha önemlisi doğru bir şeyler yapmış olduğunuz anlamına gelmez. Genelde yaptığımız en büyük hata, ya duygularımızı bastırmaya çalışırız ya da karşımızdakinin davranışlarım değiştirmeye… İlişkide sürekli neyin yanlış olduğuna kafayı takıyorsanız, neyin doğru gittiğini görmemeye başlarsınız… Sürekli onun hatalarını görüyorsanız, sevdiğiniz yönlerini de törpülersiniz. Belki de onun değil, sadece kendi ihtiyaçlarınıza konsantre oluyorsunuz. Bir ilişkide iki tarafın da ihtiyacı karşılanırsa eğer, o ilişki yürür. Öncelikle kendi bakışınızı değiştirmeye çalışın… Beraberce, iki tarafın da ihtiyaçlarını karşılayacak alternatifler arayın.

Eğer aranızdaki ilişkiyi geliştirmek için sizin değişmeye niyetiniz yoksa veya değişemiyorsanız, uğraşınız yetersiz kalıyorsa, o da bu açığı kapatamıyorsa… Bırakmalı mısınız onu? Belki!

Yaşım geçti, artık başkasını bulamam, yalnız da olamam gibi düşüncelerden kurtulamıyorsanız onu bırakmak tabii ki acı verir. Ama bir ilişkinin gerçekten bittiğini anladıktan sonra aynı yerde kalmak, insanın tüm iç dengesini altüst eder ve hata üstüne hata yapmaya başlarsınız.

40 yaşında bir kadın olarak, hem kendimde hem de yakınlarımda bir kişiyi terk etmenin ne kadar zor olduğunu gördüm. Genelde en zor kısmı o kesin kararı vermektir. Bir ilişkiyi sürdürme nedenleri çok kuvvetlidir; para, aile, geçmişiniz, alışkanlıklarınız, yalnız kalma korkusu, görevler… Tüm bu çok önemli faktörleri üst üste ekleyin, belki de bunlar sevginin kendisi, bir başka deyişle diğer bir yüzü…

Ayrılık acısını ve sonrasında tekrar birine güvenip sevmenin ne kadar zor olduğunu eminim pek çoğunuz biliyorsunuz, yaşadınız. Pek çoğumuz, ilişkiyi olduğu gibi değil de olmasını istediğimiz gibi görerek yaşadığımız hayal kırıklığının acısını çekiyoruz ya da çekmişizdir. Ayrılığın eşiğine gelmiş, ama karar vermekte zorlanan, kendilerini “mutsuz, enerjisiz, motivasyonsuz” olarak tanımlayan okurlarımdan mail’ler alıyorum… Bir ilişkiyi yalnız kalmamak adına veya suçluluk hissi yüzünden sürdürenler bir süre sonra anlarlar ki, güvenceyi yaşam kalitesine tercih etmek pek o kadar iyi bir fikir değil…

Bazen kurtarmak istediğiniz ilişki, aslında kendinizle olan ilişkiniz olabiliyor. Kendinize olan inancınızı kazanmanız, kendinizi sevmeyi ve hiç kimseye sizi üzebilecek kuvveti vermemeyi öğrenmeniz, bunun için de önce tecrübelerinizle iyi bir yoğrulmanız gerekiyor…

Partnerinizle aranızdaki ilişkiyi geliştirmek için siz değişmediniz ya da uğraşınız yetersiz kaldı, o da bu açığı kapatamadı… Ayrılmayı mı seçtiniz?

Peki şimdi ne olacak? Aldığınız bu çok zor karardan sonra, üzerinize karabasan gibi çöken o korkunç yalnızlık, altüst olma duygusu, gelecekle ilgili endişeleriniz bir süre gece sizinle beraber yatacak ve sabah sizinle beraber kalkacak… Gece yatağınızı ısıtan birisi yok, sabah yalnız uyanıyorsunuz, evli arkadaşlarınız sizi çok fazla davet etmemeye başlıyorlar, etseler bile siz kendinizi o çiftli ortama yabancı hissediyorsunuz, hafta sonları bitmek bilmiyor, acınız katlanılmaz ama bu durumda bile işe gitmeye, insanlarla yüzleşmeye, bulaşıklarınızı toparlamaya mecbursunuz…

Hiç unutmam, bir arkadaşım hiçbir şey paylaşmadığı, her şeyinden nefret ettiği kocasından ilk ayrıldığındaki yalnızlık duygusuyla, “Kapımı çalsaydı tekrar geri dönecektim,” diyordu ama ayrılıklarından üç ay sonra, “Hayatımın en doğru kararını verdiğimi şimdi çok iyi anlıyorum,” demişti. İşte herkes bu duygusal aşamaları geçiyor ve gün geliyor, kendinden daha emin olarak, güvenli, mutlu bir yaşantı kurabiliyor ama o geçiş dönemini yaşamadan tünelin ucundaki ışık maalesef görünmüyor. Bu geçiş sürecinde kişisel gücünüz ortaya çıkmaya başlar, düşündüğünüzden ne kadar dayanıklı olduğunuzu keşfedersiniz ve kimbilir aslında sevmeye ne kadar çok potansiyeliniz olduğunu ve sevginizi gösterme şeklinizi değiştirebileceğinizi anlarsınız… Aileden, arkadaşlardan hatta ummadığınız kişilerden alacağınız destekle duygusal hayatınızın sadece bir kişiye bağlı olmadığını görmeye başlarsınız…

Sonuç olarak; ilişkinizde gerçekten mutsuz olduğunuzu düşünüyorsanız, bu durumda üç seçeneğiniz var.

Mutsuz olduğunuz ortamda sonuç vermeyen tepkilerinizi sürekli tekrarlayarak yaşamak her şeyi daha da kötüleştirir. Ruhunuzu iyi hissettirecek doğru adımı atıp şartlarınızı değiştirebilmek için öncelikle seçeneklerinizi tüm netliğiyle görüp değerlendirin.

Eğer her yolu denediğinize inanıyor ve bulunduğunuz ortamda kalmanız için ödediğiniz bedelin çok yüksek olduğunu düşünüyorsanız ikinci seçiminiz o ortamdan sıyrılmak…

Eğer içinde bulunduğunuz şartları hiçbir şekilde değiştirme imkânınız yoksa, o zaman değiştiremeyeceğiniz şartlarınıza karşı koyarak yaşamayı bırakıp vücudunuza ve ruhunuza yaptığınız baskıyı minimumda tutmak…

Hayatınızda biraz düzen ve huzur istiyorsanız bu üç seçenekten başka çare yok.

Elvan Demirkan



FaceBook Ekle Bunu, FaceBook Share Twitter Ekle Bunu, Twitter Share Digg Ekle Bunu, Digg Share” title= ”Google MySpace Ekle Bunu, MySpace Share Technorati Ekle Bunu, Technorati Share ”Delicious


Etiketler: , , , ,

Yorum Yapın

yukari