Buradasınız : Ana Sayfa // Moda // Paris Haute Couture Moda Haftası

Paris Haute Couture Moda Haftası


GENEL ENDİŞE YILLARDIR DEĞİŞMİYOR: CHRISTIAN LACROIX GİBİ BİR YETENEĞİ BİLE BARINDIRAMAYAN HAUTE COUTURE NEREYE GİDİYOR?

Paris Haute Couture Moda HaftasiParis Haute Couture Moda Haftası bu kez Riccardo Tisci’nin yokluğuyla biraz buruk başladı. Evet, Givenchy modaevinin Karanlıklar Prensi lakaplı tasarımcısı, 2013 ilkbahar-yaz koleksiyonunu sunmayacağını defileler başlamadan bir ay önce duyurarak, sevenlerinin kalbini kırmış, el işçiliği ve kişiye özel dikim geleneğinin sergilendiği haftanın geleceği için duyulan endişenin artmasına yol açmıştı. Tisci, zaten son iki yıldır haute couture koleksiyonunu podyumda sergilemek yerine statik prezantasyonu tercih ediyordu. Ancak, Willy Vanderperre imzalı fotoğraflar aracılığıyla takipçilerine ulaşan tasarımları; işlemeleri ve püskülleriyle hiç olmadıkları kadar haute couture’lerdi işte.

Givenchy’nin hayran kitlesini Amerikalı rap yıldızlarına kadar genişleten İtalyan tasarımcının neden Tom Ford’unkine benzer bir strateji izlediği (Ford, 2013-2014 sonbahar-kış sezonuna kadar defilelerini basına kapalı yapıyordu) henüz bilinmese de, couture koleksiyonunu tasarlamış olması ve siluetleri kırmızı halı organizasyonlarında görecek olmamız tek avuntumuz. Genel endişe ise yıllardır değişmiyor: Christian Lacroix gibi bir yeteneği bile banndıramayan haute couture nereye gidiyor? Aslında bu soruyu, zincir fast-fashion mağazaların sayısındaki artışı ve ekonomik krizleri göz önünde bulundurarak soruyoruz. Oysa gelirler arasındaki uçurum derinleştikçe, lüks müşterisinin bir elbiseye otomobil parası verme konusundaki karar anı da kısalıyor. Christian Dior modaevinin satışları, bu yöndeki endişenin yersiz olduğunu kanıüar nitelikte. Raf Simons’ın kreatif direktör ilan edilmesinden bu yana, Dior Haute Couture un geliri yüzde 24 oranında arttı. Yani biz bir yandan sevip, bir yandan da ‘tek dişi kalmış canavar’ gözüyle baksak da, 1800’lerde Rose Bertin’in Marie Antoinette için elbiseler hazırlamasıyla başlayan haute couture geleneği bugün aslında çok daha güçlü ve çekici.

MANTIK-AŞK İKİLEMİ

Karlar altındaki Paris’te, baharın ilk müjdecileri Dior şovunda beliren neon metalik stilet-tolar ile sarı ve turuncu gibi canlı renklerdeki kumaşlar oldu. Fransız modaevini modernizasyondan geçirmeye devam eden Simons, bir yandan yalın ve mimari kesimlerle o çok sevgili minimalizmine göz kırparken, bir yandan da minik ‘çiçek tarlaları’ taşıyan incecik trans-paran elbiseler ve korse, eldiven, bolero gibi yeniden keşfettiği parçalarla, haute couture’ün beraberinde getirdiği romantizmden korkmadığını göstermek ister gibiydi. Büstiyer ve balon etekleri tekrarlaması ise satışlardaki artıştan haberdar olduğunu açıkça gösteriyordu. Simons’ın, detaycı gözüyle Christian Dior’u kusursuzluğa yaklaştırması bizlerde saygı ve hayranlık uyandırsa da; John Galliano’yu düşünmemize engel olamadı. Bu tarihi moda geleneğini eşsiz kılan, sınırsız yaratıcılığın beraberinde getirdiği gerçeküstü siluetlerin ve masalsı hikayelerin kurdurduğu hayaller değil miydi? Yoksa bunca zaman giyilebilir’ikten uzak tasarımların gözümüzü boyamasına izin mi vermiştik? Cevap, mantık veya duygularla yanıtladığınızda değişiklik gösterebiliyor. Kalbinin sesini dinlemeye devam edenler arasında iki yeni ‘resmi’ üye var; Alexis Mabille ve Maison Martin Margiela. Küçük bir hatırlatma yapalım: Haute couture, Fransız devleti tarafından sıkı kurallar çerçevesinde korunan bir unvan. Moda tasarımcılarının bu statüye layık görülmeleri için her parçayı elde dikmeleri, belli sayıda atölye çalışanı bulundurmaları ve defile düzenlemiş olmaları gerekiyor. İşte bu kriterleri yerine getirerek, elitler arasına son katmanlardan biri Mabille oldu. 36 yaşındaki tasarımcının modelleri beyaz pudralı saçlarıyla 18. yüzyıl Fransız sarayına gönderme yaparken, tozpembe podyuma taşıdığı beyaz dantelleri ve kat kat tülleri, iştah açıcı bir patisserie reyonunu andırıyordu. İkinci talihli isim olan Margiela, Artisanal olarak adlandırdığı koleksiyonunda, 1920’lerin düşük belli ve dore iplikli elbiselerini trençkotlara dönüştürerek, dekonstrüksiyon ilkesinden bir kez daha ödün vermedi. Bununla birlikte, geçen sezon kullandığı meşhur taşlı maskenin aksine, bu kez modellerin yüzünü örtmek için daha iddiasız, payetli bir kumaşı tercih etti.

Tek bir saç aksesuarlarıyla adeta çizgisini özetleyen Giorgio Armani ise metalik kumaşlar ve mimari akımları düşündürten geometrik çizgileriyle bir kez daha fütürizmi keşfe çıkmıştı. Geçen sezonun dramatik vuali, yerini fesi andıran bir şapkaya bırakmıştı. Pantolonlar ise her zamanki yerlerinde, siyah ve kırmızının en derinlerindeydiler.

Kırmızının piri Valentino’ya gelmeden önce, diğer İtalyan tasarımcıların Haute Couture Moda Haftasına katılımlarından bahsedelim. Canlı renkleri, volanları ve uçuş uçuş kumaşlarıyla gerçek bir Akdenizli kadını anlatmasına alışık olduğumuz Giambattista Valli, bu sefer siyah kontürler taşıyan tülden siluetlerle, biraz sönük bir koleksiyon sundu. Donatella Versace, haftayı açan Atelier Versace koleksiyonundaki dore kumaşlar ve kürk detaylarla abartılı tarzından vazgeçemedi. Ancak Karlie Kloss, Joan Smalls ve Kirşten McMenamy gibi top modeller üzerinde tanıttığı iddialı takım elbiselerdeki terzilik, markanın geçen sezondan beri olan katılımını haklı kılar gibiydi.

Onlardan kilometrelerce uzakta, başka bir İtalyan ikili haute coutureu Milano’ya taşıma hazırlığındaydı. Dölce & Gabbana’nın, daha genç ve uygun fiyatlı D & G’yi kapatırken, Alta Moda couture koleksiyonuna start vermesi ilginç bir karar oldu. Tasarımlarının kırmızı halıda görülemeyecek olması da öyle. Kim bilir, belki de Stefano ve Domenico çifti, sinema yıldızlarına ödünç verildiği aşikar elbiselerden veya davetlilerin paylaşımlarıyla sosyal medyada tüketilen defile imajlarından ibaret olan sahte bir couture geleneğinden uzak durmak istiyorlardır.

BÜYÜKLER LİGİ

Haute couture un çekiciliğini yitirmediğini gösteren, uluslararası platformda yeni yeni tanınmaya başlayan isimler de var. Transparan ve narin kumaşların ustası Christophe Josse, smokinlerde maskülen, yırtmaçlarda feminen duruşlar sergileyen Alexandre Vauthier ve dev volanlarının yarattığı görkemli siluetlerinde siyah ve beyaz İkilisine teslim olan Stephane Rolland gibi. Popülerlikte meslektaşlarıyla hızlı bir yarışa giren Ulyana Sergeenko da onlardan. Rus tasarımcı, matruşka bebeklerini andıran ilk koleksiyonunda otantik kalmayı başarmıştı. Ama 2013 yazı için tasarladığı siluetleri, hasır detaylı yelekler ve dantel şemsiyelerle biraz fazla teatral ve folklorikti. Evrimleşme konusunda tasarımcıların alabileceği en iyi örnek, Elie Saab ve Doğunun cafcaflı kumaşları yerine benimsediği Avrupai siluetler olabilir.

Kimi işin şovunda, kimi tekniğinde, kimi ise görünüşünde… Ancak haute couture büyük isimlerin oyun alanı. Ve her yönünü koleksiyonlara yansıtmak maharet gerektiriyor. Bunun için elindeki imkanları en iyi kullanan isimlerin başında Chanel geliyor. Modaevinin en büyük ‘imkanı’ ise elbette Kari Lagerfeld. 80 yaşındaki bu adam, Fransız marka için ardı ardına gözleri yaşlarla dolduracak güzellikte koleksiyonlara imza atıyor.

Versailles Sarayından Edinburgh’a, dünyanın dört bir yanına taşıdığı podyumlarıyla, Lagerfeld yaşamlarımıza estetik katmak için çalışıyor. Bu kez, Paris’teki Grand Palais’yi ağaçlarla masalsı bir ormana dönüştürmüştü. Saçlarındaki tüylerle kuşları andıran modeller, birer birer amfi tiyat-roformlu sıralar arasında yürüdükçe, karşımızda yine türlü harikalar çıktı; kasıklara kadar çıkan dantel ve işlemelerden yapılmış upuzun çizmeler ve uzaktan deseni andıran ancak binlerce payetten meydana gelen çiçekli elbiseler gibi. Defile esnasında Saskia de Brauw’un kendi çevresi etrafında dönüvermesi – koreografı gereği bile olsa – adeta bir Mevlevi ritüeli gibiydi, biz Chanel mezhebine mensuplar için…

Ancak haute couture’e inancımızı tazeleyen başka bir isim daha var: Valentino. Elde işlemesi yüzlerce saat alan danteller, neredeyse kokusunu duyabileceğiniz çiçek desenleri, önünüzden savrularak geçen pelerinler, hepsi ama hepsi Maria Grazia Chiuri ve Pierpaolo Piccioli imzalı 2013 ilkbahar-yaz koleksiyonundaydı.

İtalyan ikili, sıkı bisiklet yakalar ve bileklere kadar uzanan kol kesimleriyle adeta başka bir dönemin güzelliğini, bazen Roma sütunlarını andıran beyaz ipek taftadan sade elbiseler, bazen de kırmızı grafik işlemelerle anlattılar. Defile bitip de selama durduklarında ayağa kalkıp onları yanaklarından öpen Valentino Garavani, onay verdiğini sözlerle dahi böylesine açık anlatamazdı. İşte, onlar gibiler sayesinde haute couture hiçbir yere gitmiyor ve bize gözlerimiz açık rüya gör-dürmeye devam ediyor.



FaceBook Ekle Bunu, FaceBook Share Twitter Ekle Bunu, Twitter Share Digg Ekle Bunu, Digg Share” title= ”Google MySpace Ekle Bunu, MySpace Share Technorati Ekle Bunu, Technorati Share ”Delicious


Yorum Yapın

yukari