Buradasınız : Ana Sayfa // Sağlıklı Yaşam // Strese karşı teflon stratejisi!

Strese karşı teflon stratejisi!


YENİ HAYATIN BEDELİ

Yaşamımız eskiye oranla çok değişti. Hayatımızın giderek kolaylaştığını, hatta daha zenginleştiğini söylemek mümkün. Daha az kas gücü kullanıyor, ekmeğimizi eskisi gibi taştan değil daha ziyade ‘baştan’, yani aklımızla ürettiklerimizden, bilgi gücümüzden, eğitim düzeyimizden çıkartıyoruz. Ne kadar şikâyetçi olursak olalım, yeni hayat eskisinden daha rahat.

Ama bütün bunlar için ödenmesi gereken bazı bedeller var. O bedellerden bir tanesi var ki, çok ama çok önemli. Çünkü o bedel uykularımızı kaçırıyor, hızla yaygınlaşan uyku sorunlarının arkasında o yatıyor. Ayrıca, felç, bellek bozukluğu hatta bunama gibi beyin sorunlarının, kalp çarpıntısının, kalp krizinin geri planında hep o gizleniyor. Reflü patlamasının, gastrit-kolit sıklığındaki artışın nedenlerinden biri yine o. Erken fark edilip zamanında çözüm getirilmezse, işi kansere kadar vardırabiliyor. Hastalık veya değil, çok sayıda sağlık sorununda hep o gölge ediyor. Sözü daha da uzatmadan, o gizli suçlunun, sinsi düşmanın ve ağır bedelin adını açıklıyoruz: Stres.

Günlük sohbetlerimizde, evimizde, İşyerimizde ona hep denk geliyoruz. Kimi zaman “Stresim var, bana bulaşma!” diyoruz. Kimi zaman “Bizim patron amma da stresli adam!” diye eleştiriyoruz, kimi zaman da “Stres benim neyime!” diyerek geçiştiriyoruz. Ancak çoğu zaman kelimeyi yanlış yerde kullanıyoruz ve stresin tam olarak ne anlama geldiğini, neyi ifade ettiğini bilmiyoruz.

Stres

STRES NEDİR?

Stres, bizim varoluşumuzu sağlayan bir mekanizmadır. Fiziksel ve ruhsal yapımızın bir sınırı vardır. Bu sınırı çok fazla zorladığımız zaman, sistem karmaşık hale gelir. Fiziksel ya da ruhsal olarak sınırlarımızı zorlayan unsur süreklilik kazanırsa sorun yaratmaya başlar. İşte o zaman durumun adını koyuyor ve ona ‘stres’ diyoruz.

Uzun yaşam uzmanı Dr. Michael T. Roizen stresi şöyle tanımlıyor: “Stres, yapılması gerekenleri yapmak için çok az zaman ve çok fazla engel olduğunu hissetmekten daha fazlasıdır. Stresin neden olduğu baş ağrısı veya kafatası içi basıncı yüzünden stresin tamamen zihinsel bir fenomen olduğunu düşünmek, işin kolayına kaçmak olur. Ama pratikte durum göründüğü gibi değildir. Stres aynı zamanda fizyolojiktir ve vücudun pek çok kısmını etkiler.

Stres altındayken kalp atışı hızlanır, tansiyon yükselir, nefes sıklaşır ve kendinizi daha uyanık hissedersiniz. Beyne ve kalbe kan hücum eder; buna karşılık böbrek, karaciğer, mide ve deriden kan çekilir. Kandaki şeker ve kötü kolesterol yükselir, iltihaplanmaya yol açan süreçler hız kazanır. Sonuç olarak stres tüm sistemde belirgin değişimlere yol açar.

Size şaşırtıcı gelebilir ama yoğun ve kısa süreli stresler sizi yaşlandırmaz. Sadece vücut sistemlerinden bir veya birkaçını olması gereken şekilde harekete geçirmenizi sağlar. Dolayısıyla önemli olan stresle karşılaşmanız değil, strese ne kadar, ne sıklıkta ve ne yoğunlukta maruz kaldığınızdır. Stres kronik hale gelirse, size zarar vermeye başlar ve vücudunuzu kuşatma altına alır.”

Başka bir deyişle, kısa süreli stres reaksiyonları iyidir, hoştur ve gereklidir. Bu gibi stresler, çocuklarımızı, başkalarının çocuklarına göre daha iyi yetiştirme imkânı sunarlar. Evimizde eşimiz ve çocuğumuzla, diğer ailelere kıyasla daha mutlu olabilme çabalarına girme olanağı tanırlar. Bizi, çalışma hayatımızda daha başarılı olma gayreti içine sokarlar.

Buna karşılık, şiddetli ve tekrarlayan streslere karşı geliştirdiğimiz tepkiler, bir süre sonra bizi baş edemeyeceğimiz yoğunlukta bir ‘kimyasal banyo’ veya ‘kimyasal kirlenme’ ile yüz yüze bırakır. Çözümsüz kalan çatışma, korku ya da endişeler, ilk aşamada faydalı olabilen stres tepkilerini sağlığa zararlı hale getirir. Stres alarm düğmesinin çalışmaması ya da kilitlenmesi, acil oluşan durumlara karşı kendimizi korumamız, belki de canımızı kurtarmamız için bir tehdit oluşturabilir. Ancak düğmenin sürekli olarak açık kalması da, farklı nitelikte ciddi sorunlara sebebiyet verecektir.

Kısacası, her şey gibi, stres için de bir ‘ifrat-tefrit’ durumu söz konusudur. Stresin de azı -veya geçicisi- karar, çoğu -tekrarlayanı ve süreklisi, şiddetlisi- zarardır.

ZELİNSKİ DİYOR Kİ:

Kronik olarak canı sıkılan insanların aşağıdaki özelliklere sahip olma eğilimleri vardır:

  • Bu kişiler maddi varlıkları ve güvenlikleri için kaygı duyarlar.
  • Eleştiriye karşı çok hassastırlar.
  • Geçer akçe değerlerle uyum içindedirler.
  • Her şeye üzülürler.
  • Özgüvenleri yoktur.
  • Çok yaratıcı değildirler.

YOĞUN VE SÜREKLİ STRESİN ETKİLERİ

İyi yönetilemeyen stres, kolaylıkla bir ömür törpüsü haline gelebilir. Yukarıda sözünü ettiğimiz gibi, DNA’larımızın uç kısmında bulunan telomer-lerin uzunluğu ömrümüzün süresiyle yakından ilişkilidir. Telomerleriniz ne kadar hızlı kısalıyorsa, ömrümüz de o oranda hızlı tükenmektedir. Telomeri örseleyip törpüleyen ve beklenenden daha hızlı kısaltan faktörlerden en önemlisi ise strestir. Dolayısıyla stres, erken yaşlanmanın da, kötü yaşlanmanın da en önde gelen nedenlerinden biridir.

Strese üç aşamada tepki üretiriz. İlk aşamada bir şoka maruz kalırız Anında ürettiğimiz karşı şokla hızla geriliriz. Gerildiğimiz o anda solu ğumuz hızlanır, tansiyonumuz yükselir, kalbimiz süratle çarpmaya başlaı Beynimize ve kaslarımıza kan hücum eder. Stresle baş başa kalırız.

Bu stresle karşılaşma anları sürekli tekrarladığında ise vücutta kasılmalaı sırt, göğüs, boyun ve baş ağrıları ortaya çıkmaya başlar. Süreğen bir tansiyoı yüksekliği, sizi tansiyon hastası yapar. Çarpıntı devam ederse, kalp hastalı gına evrilebilir. Kalp çarpıntısı ve yüksek tansiyon, kalp krizine ya da felç kadar gidebilir. Uyku düzeniniz bozulmaya başlar. Patlamaya hazır, reaksi yoner, daha çabuk küsen, gereksiz yere didişen, dolayısıyla toplumdan soyut lanan, arkadaş çevresinde pek haz edilmeyen, yani insanlara keyif ve huzu vermek yerine onlara sürekli sorun taşıyan biri haline geliverirsiniz.

O zaman ne olur? Kaygı bozuklukları, anksiyete ve nihayetinde dep resyon baş gösterir. Odaklanma ve konsantrasyon sorunları ortaya çıka Unutkanlık başlar, hayattan zevk alamaz hale geliriz. “Boş ver kalsın bover gitsin” demeye başlarız. Elimiz ayağımız uyuşur, oramız buramız kaşınır. Yeme bozukluklarının arkasında da stres yatıyor. Bundan dolayı kilo alıyoruz ya da migren krizleri sıklaşıyor. Üç insandan ikisi gastritli, birisi kolitli. Reflü salgın haline geliyor. Çünkü biliyoruz ki, strese girdiğimiz zaman yemek borumuzun alt bölümünde mideyle birleşen kapak, salgılanan kortizon sayesinde genişliyor ve o kapak bozuluyor. Bizim geleneğimizde bir laf vardır, tatlı yiyelim tatlı konuşalım, diye. Doğrudur. Yediğimiz yiyeceklerin de stresle ilgisi bulunmaktadır.

Bunun yanında, çok yoğun stres yaşayan birinin bir süre sonra kansere yakalandığını da duyabiliyoruz. Sonuç olarak stres; kanserle, felçle, kalp kriziyle, sindirim sistemi hastalıklarıyla, ciltle, alerjik reaksiyonlarla, roma-tizmal hastalıklarla ve Haşimato ile de yakından ilgilidir.

TEFLON STRATEJİSİ

Otuz yılı geçen meslek hayatımda bütün hekimler gibi çok sayıda hasta gördüm. Stresle hastalık arasındaki ilişkiye çok kafa yorduğumu da söyleyebilirim. Bazen bakıyordum ki, çok yoğun stres altında olmaları gereken bazı kişilerin stresle alakaları hiç yok. O kadar toplumsal ya da sosyal tepki alabiliyorlar ki ya da onları strese sokabilecek o kadar çok gaileleri, meşgaleleri, sorunları var ki… Ama stresle alakaları yok. Teflon tava gibi hiçbir şey yapışmıyor üzerlerine.

Bazı insanlar var, çok fazla beklentileri yok, çok fazla sorunları yok. Ama hep sorun çıkaracak şeylerin peşindeler. “Komşu ne yapıyor? Yönetim ne yapıyor? Siteye bahçıvan geliyor mu?” derken, sünger gibi bütün sorunları çekiyorlar. Bu farkların biraz kişilikle ilgili olduğunu düşünüyorum. Psi-kiyatristler, psikologlar beni bağışlasınlar ama ben, insanın stresi algılama biçiminin biraz yaratılışıyla, eğitimiyle, strese verdiği tepkiyle ilişkili olduğunu düşünüyorum.

Hepimiz stresle mücadele konusunda bilgilenmeliyiz, bizde nelerin stres yarattığı konusunda kendimizle samimi hesaplaşmalar yapmalıyız. Yaşadığımız sorunların başkalarının bize yüklediklerinden değil, stresi karşılamadaki hatalarımızdan kaynaklandığını bilmeliyiz ve stresi yönetmeyi mutlaka bir yaşam tarzı haline getirmeyi becermeliyiz. Bunu yapamazsak başımız da ağrır sırtımız da, gazımız da olur kolitimiz de, boynumuz da tutulur, saçımız da dökülür. Son durakta da kanserle tanışırız. Dolayısıyla, yoğunlaşan ve tekrarlayan şiddetli stres durumları sorunlara neden olduğunda ya stres kaynağını yok edeceğiz veya ondan uzak duracağız ya da stres yönetiminde uzmanlaşarak her türlü stresle baş etmeyi öğreneceğiz.

İşte bu uzmanlara ‘teflonistler’ diyoruz. Bunların duygusal tavasına hiçbir stres yapışıp kalmaz. Herkesin biraz bu ‘teflonistler’ gibi her stresi üstüne yapıştırmaması, yansıtabilmesi, yok sayabilmesi, görmezden gelebilmesi, her şeye çok fazla alınganlık göstermemesi, hep başarmak zorunda olmadığını bilmesi ve hep en güçlü, en sağlam, en güçlü arabaya sahip olmaya çalışmaması gerekir. Haddimizi ve imkânlarımızı bilmemiz ve ona göre hareket etmemiz gerekir. Teflon stratejisini, duygusal evinizi toplayarak ‘ilişki detoksu’ yapma, solunumunuzu ayarlama ya da inanç dünyanızı zenginleştirme destekleri ile daha güçlü kılacağınızı da unutmayın.

DUYGUSAL EVİNİZİ TOPLAYIN

Dr. Gary Small diyor ki: “Yaşamınızdaki dağınıklığı azaltmak stres düzeyinizi düşürmenin etkin bir yoludur. Nasıl ara sıra giysi dolabınızı elden geçirip fazlalıklardan kurtuluyorsanız, bazen duygusal evinizi de temizlemeniz, gereksiz ilişkilerden uzaklaşarak enerjinizi sadece sevdiğiniz, ilgi duyduğunuz insanlar için harcamanız doğru olur. Bir zamanlar anlam içeren bazı eski dostluklar, zaman içinde kişiyi zenginleştirmek yerine, ona zarar veren, sıyrılması güç alışkanlıklar haline gelir.” Gary SmaH’ın bu fikrinin özetini ben ‘ilişki detoksu’ olarak tanımlıyorum ve hayatın pek çok alanında olduğu gibi zamanı ve yeri geldiğinde sorun yaratabilecek ilişkileri de hayatımızdan çıkarmanın -detokslamanın- faydalı olacağını kabul ediyorum.

NEFES ALIN

Solunum otomatik bir fonksiyondur. Farkına varmasanız da, otomatik olarak nefes almaktasınız. Ancak iradenizle bu fonksiyona müdahale edebilirsiniz. Sisteme, kalbe ya da damara etki etmenin en kolay yolu solunum sisteminizi kontrol altına almaktır.

Tüm gevşeme egzersizleri derin ve rahat, yani doğru nefes alıp vermeye dayanır. Genelde hepimiz göğüsten nefes alıp veriyoruz. Bunu nasıl anlarız? Çok basit. Önce bir elimizi göğsümüze, diğer elimizi göbeğimizin biraz altına koyalım. Nefes verirken akciğerlerimizin boşalması, sonra derin nefes aldığımızda göbeğimizin şişmesi lazım. Yani bize öğrettikleri gibi karın içeri göğüs dışarı değil, tam tersine göğüs içeri karın dışarı. Nefesi alırken doğru yaptığımızı, göbeğin biraz altına yerleştirdiğimiz elimizin yukarıya kalktığını hissetmemizden anlayacağız. Nefes verirken de tam tersi olacak. Göğsümüz dışarı, karnımız içeri olacak.

STRESİN İKİ YÜZ

Dozunda alırsak:

  • Bizi tetikte tutar.
  • Daha başarılı kılar.
  • Büyük hedeflere odaklandırır.
  • Muhtemel tehlikelere karşı hazırlıklı kılar.

Dozu kaçarsa:

  • Gastrit veya kolite,
  • Hipertansiyon, kan şekeri fırlamalarına,
  • Enfarktüs atakları ve inmeye,
  • Depresyona,
  • Ve bunamaya neden olabilir.

GEVŞEME TEKNİĞİ

Bir gevşeme tekniği ile devam edelim. Çok derin bir nefes alırken dörde kadar sayın, dört sayıda içeride tutun, sonra dört sayıda nefesi boşaltın. Nefesi burundan, kibar, yavaş ve derin alacaksınız. Verirken de, sadece nefesinizi değil, ruhunuzu da boşaltır gibi nefes vereceksiniz. En çok yapılan hata şudur: Ardı ardına sekiz-on tekrar yaparsanız, beyninizdeki oksijen-karbondioksit dengesi değişir. Başınız dönmeye, baygınlık hissetmeye başlayabilirsiniz. O yüzden başlangıçta dört ya da beş tekrar yapın. Sonra yedi-sekiz kez normal nefes alıp verin. Bunu beş set olarak uygulayın. İlk günlerde beş setten yirmi tekrar yeterli olacaktır. Zamanla kırk tekrara çıkabilirsiniz.

Göreceksiniz, stresle mücadelede inanılmaz bir mesafe almış olacaksınız. Çünkü vücudunuza daha çok oksijen girecek. Daha çok gevşeyeceksiniz. Neden? Çünkü solunum sisteminiz de kalp gibi otomatik pilotla çalışan bir sistemdir, ama istenirse uçaklar gibi otomatik pilottan çıkartılarak idare edilebilir. Dikkat edin, aldığınız nefesler size yeterli oksijeni sağlamıyor. Stresten, sadece göğüs nefesi alıyorsunuz. Diyafram nefesi almayı mutlaka öğrenmeniz gerek.

BUNLAR ÖNEMLİ!

  • İnanç dünyanızı zenginleştirin. Duanın ve ibadetin gücünden daha sık ve çok istifade edin.
  • Fırsat buldukça biyolojik geri bildirim ve zihinsel canlandırma tekniklerinden istifade edin ve bu teknikler konusunda bilgilenmeye, eğitim almaya çalışın.
  • Birikmiş işlerin rahatsızlığı en önemli stres nedenlerinden biri. Bu nedenle, yapabileceğinizden fazla iş üstlenmeyin. Bugünün işini yarına ertelemeyin.
  • Sizi strese sokan kişilerden, ortamlardan uzak kalmaya özen gösterin. Sizi strese sokan ilişkileri ya yeniden gözden geçirin ya da tasfiye edin.
  • Stres yaratan herhangi bir durumdan uzakta kalamıyorsanız o durumlara karşı olumlu ve yapıcı tutumlar geliştirmeye çalışın. O sorunları farklı bir bakış açısından görmeyi deneyin.
  • Sosyal ağlarınızı genişletin ve güçlendirin.

KENDİLİĞİNDEN İYİLEŞME VE İNANÇ

Stresin sağlığa zararlı olabileceği doğrudur. Peki, inanç ve dua ile manevi yaşamı güçlendirmenin hastalıkların önlenmesi ya da tedavisinde faydaları olabilir mi? ‘Kendiliğinden iyileşme’ kavramına yürekten inanmış biri olarak, bu soruyu tereddütsüz “Evet!” diye yanıtlarım. ‘Kendiliğinden iyileşme’ geleneksel Doğu tıbbının çok önem verdiği ama (kanıta dayalı) modern tıbbın geçtiğimiz yüzyıldaki başarılarla dolu gelişim sürecinde her nedense ihmal ettiği bir alandır. Oysa pek çok hastalığın kendiliğinden iyileşmesi, bu kavramın da modern tıbbın ilaçları, alet edevatları kadar işe yarayabileceğini göstermektedir. Kendiliğinden iyileşmenin basit bir örneği, ciltteki siğillerin tedavisidir. Halkımız ve doktorlarımız çok iyi bilirler ki ‘telkin’, siğillerin tedavisinde en az koterizasyon (yakma tedavisi), kriyoterapi (sıvı azot tedavisi) ya da kimyasal kremler (florourasil) kadar etkilidir. Bu etkin tedaviyi halkımız evlerinde, modern tıp ise cildiye kliniklerinde zaten uygulamaktadır.

Sakın bu anlattıklarımı, okuyup-üfleyerek’ ya da ‘nane ruhu-davul tozu’ nevinden uydurma doğal ilaç veya tekniklerle, yani şaklabanlıklar (!) yoluyla iyileşebiliriz şeklinde yorumlamayın. Anlatmak istediğimiz şey, sorun ne kadar tehlikeli ve ağır olursa olsun iyileşeceğinize dair inancınızı kaybetmemeniz, kendiliğinden iyileşme potansiyelinizi harekete geçirme-nizdir. Duygusal dünyamızın, ruhsal reaksiyonlar ya da baskılanmaların bağışıklık sistemimizi derinden etkilediğini biliyoruz. Eğer ‘inanmış bir yürekle’ ve güçlü bir duygusal bağlılıkla’ hastalığa direnebilirseniz ve de ‘yürekten inanan biriyseniz’ iyileşme süreciniz hızlanacaktır.

Umalım ki hepimizin güzel, keyifli ve sağlıklı bir hayatı; mutlu, zarif ve bilge bir yaşlılığı olsun. Gayret bizden, ödül Allah’tan.

İşte O Dua

Dr. Ni’den ‘sağlık ve uzun ömür duası’: “Güçlüyüm, gökyüzü berrak. Güçlüyüm, yeryüzü sağlam. Güçlüyüm, insanlar birbiriyle barış içinde. Yaşamım varlığımın içinde gizli uyumlu bir beden, akıl ve ruhla destekleniyor. Bütün manevi parçalarım bana dönüyor, manevi koruyucularım da bana eşlik ediyor… Doğal iyileşme gücüm dünyadaki erdemli muradıma erişebileceğim kadar uzun ve mutlu bir hayat sürmeme yardım ediyor, ince bir zekâyı yansıtan doğal yasaları ve tamamlayıcı yaşam biçimini izleyerek sağlıklı ve uzun bir ömrün tanrısal kaynağına daha fazla yaklaşacağım.”



FaceBook Ekle Bunu, FaceBook Share Twitter Ekle Bunu, Twitter Share Digg Ekle Bunu, Digg Share” title= ”Google MySpace Ekle Bunu, MySpace Share Technorati Ekle Bunu, Technorati Share ”Delicious


Etiketler: , ,

Yorum Yapın

yukari