Buradasınız : Ana Sayfa // İlişkiler // Tecrübeleriniz Bugünkü Kimliğinizi Oluşturuyor…

Tecrübeleriniz Bugünkü Kimliğinizi Oluşturuyor…


tecrube kimlikAnnie Proubc’in, Pulitzer ödülü almış ShippingNews adlı kitabından uyarlanmış filmi seyretmiştim birkaç yıl önce. Film, her şeyi koyvermeye hazır olduğu bir dönemde, kendisi bir arayışa girmeden, gelişen olaylarla kendini, potansiyelini keşfetmeye başlayan bir adamla ilgiliydi. Kevin Spacey, bu filmde ezik, varolduğu fark edilmeyen, yetersiz olduğunu kabullenmiş, ne yöne gideceğini bilmeyen bir karakteri canlandırıyordu. Hayatının ve görüntüsünün hiçbir ilginçliği, cazibesi yok. Karısı dahil, değer verdiği hiç kimseden saygı görmüyor. Hayatı boyunca uğradığı haksızlıklarla ruhu zedelenmesine rağmen, acımasızlaşacağına, kalbinin yumuşaklığını, ümidini ve kuvvetini korumayı becerebilmiş, ancak motivasyonunu kaybetmiş bir kişi.

Filmde karakteri tanımaya başladıkça gelişen olaylarla Quoyle’in (Spacey’nin canlandırdığı karakterin adı) kendisini farklı bir şekilde tecrübe etmeye başladığını ve o ağır, ezilmiş halinden sıyrılıp yavaş yavaş kendisine güvenini kazanmaya başladığını görüyorsunuz. Filmde belirli bir son yok, hatta bir süre sonra filmi de hatırlamayabilirsiniz, ancak filmin sonunda söylenenler benim için bir çeşit uyanış oldu. Herkesin değiştiğini, ancak bu değişim hızının ve kaydedilen yolun kişiden kişiye farklılaştığını söyleyerek bitirdiler filmi.

Hepimiz bu yaşam içindeki tecrübelerimizin, bugünkü kimliğimizi, ruh halimizi oluşturmasına izin veriyoruz…

Yorgunluk, karamsarlık, bitkinlik, önceden zevk aldıkları şeylere karşı artık ilgilerinin kaybolması, uyku problemleri, kronik gerginlik, iştahsızlık veya aşırı yeme, hafıza yavaşlaması gibi problemler… Evin düzenine ve çocukların problemlerine yeteri kadar yardımcı olmadıkları için kocalarından şikâyet eden kadınlar, işyerlerinde diğer çalışanlarla girilen ego çatışmaları, patronlarının anlayışsızlığı, çalışma saatlerinin yoğunluğu, hiçbir şeye yetişemiyor olmaları, mükemmeliyetçilikleriyle (daha çok düşüncelerinden kaçmak için) aşırı egzersize dadanmaları, obsesif kompulsif davranışlar veya adım atmaya bile motivasyonları olmayışı… Dertlerine gerçekten değer verecek ve onları haklı çıkaracak bir dinleyenlerinin olmayışı… ilişkileri ya karmaşa içinde veya içlerindeki ateş sönmüş. İşyerinde ve evde kullanabilecekleri enerjiden yoksun çoğu… Kısacası onların yaşadığı, aslında pek çoğumuzun hayatımızın bir döneminde, hatta belki uzun bir döneminde yaşadığımız depresif ruh hali…

İnsanlar kendilerini neyin iyi hissettireceğini biliyorlar. Bir hobi, dozunda egzersiz, sevdikleriyle beraber vakit geçirmek… ama yine de o adımı atamıyorlar. Bunların önemini görmezden geldikleri için değil, motivasyonlarını kaybettikleri için. Tekrar hayata sarılmak için kendimizi iyi hissetmeyi bekleriz, epey uzun bir bekleyiştir bu.

Kendimize yaptığımız baskı o kadar kronikleşmiştir ki, gün içinde boşta kalan küçücük bir zamanda bile enerjimizi tekrar depolamaktansa, beynimizde sürekli konuşan sesten kaçmak için bir şeylerle uğraşırız. Düşüncemiz sürekli stimule olmak ister. Huzurlu olmak isteriz ama bu huzuru, kendimizi iyi hissetmeyi uzun süre sürdüremeyiz.

Senelerdir sahip olmak istediklerim için çalışıp uğraştıkça ve sahip oldukça, aslında istediğimin o olmadığını anlamam 40 yılımı aldı. Yani bu yaşıma kadar ele geçirmeye çalıştığım şeylerin aslında benim için doğru şeyler olmadığını anlamam… Otuzlu yaşlarımda evliliğim gittikçe kötüleşiyordu, çok stres altındaydım ve kendime zerre kadar güvenim yoktu. Hayatımı değiştirmeye ihtiyacım vardı ama nereden başlayacağımı bilmiyordum. Evliliğim biterken güvensiz, umutsuz, yağmurdan kaçar gibi kendine sığınak arayan biriydim. En büyük korkumla yüzleşiyordum, yalnız kalma korkusu… Hayatımın geneli, nasıl göründüğüme takıntılı olarak geçmişti… Beni nasıl göründüğüm tanımlıyordu… Bir kadın olarak kimliğimi, gücümü, ilişkilerimi, başka ne varsa hepsini yönlendiren görüntümdü. Geçmişime ve çocukluğuma şöyle bir baktığımda, kişiliğimi babasız büyümenin verdiği yetersizlik ve güvensizlik üzerine kurmuş olduğumu fark ettim. Başkaları tarafından kabul edilme ihtiyacım, o zamanlar hep bir şekilde kendimi ispat edemediğim, bana kucağını açmasını sağlayamadığım babama yönelik bir tepkiydi. Pek çok insan gibi, geçmişimden gelen bu yükü, bugünkü hayatımda kendime yaptığım baskılarla daha da ağırlaştırdığımı fark etmemiştim o yıllarda. Enerjimi, ondan önemlisi motivasyonumu en yok eden şey, kendimden kopuk, başka-larınınkinden geride kalmayacağım bir yaşam sürdürmeye çalışmamdı. Bunu fark ettiğimde, geçmişime ve üzerimdeki etkisine daha sağlıklı bir perspektifle bakmaya başladım. Geçmişimden gelen o ağır yükü artık sırtımda taşımamayı seçtiğimde, beğenilmek, kabul edilmek adına kendimi olduğumdan farklı gösterme baskısı üstümden tamamen kalkmıştı. Bir kuş kadar hafif hissetmeye başladım. Kendimi tanıdıkça, insanları asıl enerjimin çektiğini gördüm, yazmaya başladım, hem de korkmadan… Yoga öğretmenliği yaparak derslerime gelenleri daha bilinçli yaşamaya motive ettim, yazılarımla binlerce insanla arkadaş oldum ve bugün bendeki en büyük değişiklik, yaşamdaki dakikalarımı bile hesaba katarak, hayatımı yaşayabileceğim en dolu bir şekilde yaşamak. Günümü, hayatımı bana getirdiği her şeyiyle tecrübe etmek istiyorum.

işin güzeli, hayatımda beklemediğim kadar da başarılı olmaya ve takdir edilmeye başladım.

Genelde hep ne yapmak ve nasıl yaşamak istediğimizden bahseder, hayaller kurarız. Ancak ne düşündüğümüz, ne istediğimiz değil, ne yaptığımız, yani hayatımızı nasıl yaşadığımız içinde bulunduğumuz ruh halini belirliyor. Alışveriş, tatiller sabun köpüğü gibi çok kısa bir süre sizi tatmin edebilir ama, sonra yine monoton yaşantıya ve motivasyonsuzluğa dönersiniz.

Risk almayı, değişmeyi denemek yerine, fark etmeden de olsa alışılmış, tekrarlanan, sıradan yaşantımızı seçersek, içinde bulunduğumuz ruh halinin değişebilmesine imkân var? Evet, kötü tecrübelerimizle yaşamayı öğreniyoruz, ama nasıl yaşıyoruz? Depresif ruh haliyle, hayattan aldığımız tat azalıyor, tatminsizlik, toleranssızlık, gün boyunca telaşlı, sinirli, endişeli, bitkin ve huysuz yaşamak kimliğimiz haline geliyor.

Peki bu heyecanı tekrar nasıl kazanırız?

Bir kere hayatın gürültüsünden kendinizi çekip beyninizden değil, içinizden gelen sese yönlendiniz mi, kimsenin sizin için ne düşündüğünü önemsemeden kendinizi tanımaya başlarsınız, önce sizi motive eden şeyleri bir düşünün, geçmişte hayattan en zevk aldığınız zamana gidin, en zevkle ilgilendiğiniz, dikkatinizi tam verebildiğiniz konu ya da kendinizle ve başkalarıyla en çok birleştiğiniz an, size bir sonraki adım için rehber olabilir.

Elvan Demirkan



FaceBook Ekle Bunu, FaceBook Share Twitter Ekle Bunu, Twitter Share Digg Ekle Bunu, Digg Share” title= ”Google MySpace Ekle Bunu, MySpace Share Technorati Ekle Bunu, Technorati Share ”Delicious


Etiketler: , , , , ,

Yorum Yapın

yukari