Yeniden dünyaya gelmek!

ZAMANI DURDURMAK MÜMKÜN OLMADIĞINA GÖRE…

Yaşımızı hatırlatan olaylar hepimizin başına gelir. Aynaya baktığınızda saçlarınızdan oluşan ormanda ilk kez bir ağacın beyazlaştığını görmeniz, bir gün birinin size ansızın ‘teyze’ demesi, evde bir odadan diğerine geçtiğinizde oraya niye geldiğinizi unutuvermeniz bunlardan sadece bazıları…

Yeniden dünyaya gelmekTasalanmanıza gerek yok. Zamanı durdurmanın hiçbir kula nasip olmadığı ve olmayacağı bir gerçek. Ama yaşlanmanın etkilerini yavaşlatmak, hatta kendimizi kendi ellerimizle yeniden dünyaya getirmemiz mümkün!

Peki, biz daha önce dünyaya gelmemiş miydik zaten? Belki, evet. Ama ben gözlerimizi ilk açışımızı, ilk haykırışımızın gerçekleştiği doğumu, gaipten gelmek’ olarak yorumlamak taraftarıyım. Farkına vardıkça, anlamaya başladıkça, zaman içinde ilim ve irfanımız ölçüsünde dünyaya bir şekil verdikçe, ‘dünyaya gözlerimizi ilk kez açıyormuş gibi’ oluyoruz açıkçası.

Yeniden dünyaya geliyoruz yani. Ama bu sefer yalnız olarak… Artık ana rahminde dilediğiniz gibi ‘sömürebileceğiniz’ bir anneniz, sonrasında büyüyüp serpilmeniz için annenizin hep yanında olacak bir babanız yok.

Bu ‘yeniden dünyaya gelme’ sürecinde sizlere yardımcı bir kılavuz sunmak. Aslında sizi hayata getiren ebelerin, kadın doğum uzmanlarının yaptıklarından öte bir şey değil. Nasıl ki gebeliğe karar verdiğinizde, gebelik sürecinde ve sonrasında bir süre hekiminiz size yardımcı oluyorsa, bizim de amacımız, size elimizden gelen rehberliği sunmak.

Kıssadan hisse, ‘dünyaya gelirken’ ne ekerseniz onu biçeceksiniz! Sizden başka sorumlu tutabileceğiniz kimse yok. Daha öncesinde sorumluluğu yer yer ailenize, toplumsal çevrenize, eşinize dostunuza atabildiniz. Oysa şimdi, aynı tarlasını eken bir köylü gibisiniz. Tarlayı sürecek, çapalayacak, tohumlarınızı ve fidanlarınızı ekeceksiniz. Bunların yeşereceği toprağayani hem maddi hem manevi varlığınıza- gücünüz yettiğince vereceksiniz. Gerisini -yani asıl önemli olanıda Allah’a havale edeceksiniz. O özenle ektiğiniz tarlaya yağacak yağmura her zamanki gibi O karar verecek…

NE KADAR VE NASIL YAŞIYORUZ?

Yaşayan her şey vakti geldiğinde hayata veda edecek, bu doğanın değişmez bir kuralı. Ama araştırmalar, üzerinde güzel çalışılan ve özen gösterilen insan ömürlerinin uzayabildiğini gösteriyor. Son yüz yıl bunun çok sayıda kanıtına sahne oldu. 1900’lü yılların başlarında bir Amerikalı ortalama 50 yıl yaşarken, bugün 80 sene yaşıyor. Bizde, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Türk insanı ortalama 48 yıl yaşıyordu, günümüzde ise artık 72 yıl yaşıyoruz. Yani hastalıklarla iyi mücadele eder, koruyucu hekimliğe önem verir, tıptaki gelişmelerden faydalanır ve eğitim düzeyimizi de artırırsak 100 yıl yaşama hayalimizi gerçekleştirmemiz sürpriz olmaz. Anlatmak istediğim şu ki, yaşlanmak sadece genetik bir kader değil, başka birçok faktörün de etkisi var.

Yaşlanma faktörünün sadece yüzde 30’unun genetik olduğunu artık biliyoruz, geriye kalan yüzde 70’i bizim hayatla olan ilişkimize, yani genlerimizin dış dünya ile olan ilişkisine bağlı. Bu ilişkinin en önemli kısmı ise beslenme modelimiz. Sağlık dünyasındaki insanoğlunun lehine gelişmelere karşın, hayat şartlarının gün geçtikçe zorlaşması, bizi plazalara hapseden çalışma koşulları, giderek doğallığından uzaklaşan ve hormonlarla desteklenen besinler, hep aleyhimize çalışıyor. Böylelikle, Allah’ın bize bahşettiği malzememizi hor kullanıyor ve ömrümüzü kısaltıyoruz.

FARKLI YAŞ KATEGORİLERİ

Kısaltıyorduk ama artık uzatmaya çalışacağız, demek daha doğru. Çevremize baktığımızda görüyoruz ki, herkes aynı hızla yaşlanmıyor. Mesela okulunuzun yirminci yıldönümüne gidiyorsunuz. Bakıyorsunuz ki, bir arkadaşınız sizden belki yirmi yaş genç, diğer bir arkadaşınız ise sizden yirmi yaş daha yaşlı görünüyor. Demek ki insanların nüfus cüzdanlarındaki doğum tarihleri, gerçek yaşlarını göstermiyor. Biz o nüfus cüzdanında gösterilen yaşa kronolojik yaş diyoruz. Gerçek yaş biyolojik yaştır. Bir de psikolojik yaşımız var, yani kendimizi kaç yaşında hissettiğimiz. Çünkü kendisini genç hisseden insanlar, genç davranan insanlar, genç giyinen insanların genç kalma şansı daha yüksek.

Burada anlatmak istediğim şey şu, nüfus cüzdanınızdaki yaşlarınız dışında sizin kendi belirlediğiniz yaşlar var. Hepimiz ölümlüyüz ama hepimize Allah bedenimizi yönetmemiz için akıl vermiş ve o aklımızı da bedenimizin tam tepesine yerleştirmiş. Yani diyor ki, “Ey kullarım, bilimi izleyin, doktorları dinleyin, size verilen bilgileri dikkate alm ve hayatınızı buna göre planlayın.” Tabii ki yaşlanacağız, yaşlanmaktan korkmayın, ihtiyarlamaktan korkun. Hepimiz yaşlanacağız ama bilgece yaşlanacağız, zarifçe yaşlanacağız.

KADERİNİZE ORTAK OLABİLİRSİNİZ

Hayat oyununuzu iki zar belirliyor. Bu zarlardan biri daha siz doğmadan önce atılıyor. Bu birinci zarda ne yazdığına siz değil, genetik yapınız karar veriyor. Yani bu zarın rakamı, daha siz doğmadan kesinleşiyor ve hayat boyu size yapışıp kalıyor.

Eğer bu zarda altı ve altıya yakın rakamlar yazıyorsa şanslısınız. Yok, eğer bir veya bire yakın bir rakam gelmişse işiniz kolay değil. Bu zara genetik zar’ da deniyor. Zarın rakamsal değeri, tamamen sizin dışınızdaki güçler tarafından belirleniyor ve siz doğarken elinize peşin peşin veriliyor. Eğer ailenizde kalp krizleri, inmeler, şeker hastalığı, kanserler, romatizmal hastalıklar gibi genetik geçişli bazı sorunlar yaygınsa, zarınızdaki rakam giderek düşer. Tabii ki bu durumun tam tersi de söz konusu.

İkinci zara gelince… Bu zarın üzerinde hangi rakamın yazacağına siz karar veriyorsunuz. Daha doğrusu rakamı siz yazıyorsunuz. ‘Yaşam tarzınız’ yani ‘hayata ilişkin seçimleriniz’le ikinci zardaki rakamı siz belirliyorsunuz. Dikkatsiz, programsız, boş vermiş, yani kendi haline bırakılmış bir hayatınız varsa, doğrularınız az, yanlışlarınız çoksa, ikinci zarınızın ‘yek’ gelme ihtimali artıyor.

Kötü beslenmek, uykusuna, aktivitesine, stres yönetimine dikkat etmemek, gergin, huzursuz, endişeli bir hayatı ısrarla sürdürmek, tatil yapmamak, dinlenmemek, dostlarla geçirilecek keyifli zamanlara, aile bağlarına, hayatın manevi yanlarına önem vermemek, sağlık kontrollerini yaptırmayı ihmal etmek, sigara içmek ve alkol kullanmak bu yanlışların en önemlileri.

Diyelim ki, genetik zarınız ‘yek’ geldi. Yani çok dezavantajlı doğdunuz. Anneniz babanız şeker hastası, ailenizde kalpten ölümler var, vesaire. Bu durumda dahi, Allah’ın ikinci bir zarı aklınızın içine yerleştirdiğini unutmayın. Yani, akıl zarınız.

Şöyle düşünelim. Bu iki zarı birlikte atıyorsunuz. Attığınız zarların toplamı önemli. İlk zar altı da gelse elinize, siz diğer zarı bir atarsanız, toplamı küçülüyor ve dolayısıyla yaşamınız kısalıyor. Ama genetik zarınız iki olduğunda diğer zarı altı atarsanız, yani akıl zarınızı doğru kullanırsanız, toplamınız yükseliyor ve hayatınız uzuyor. İşte belki de yüz yıl yaşamanın sırrı, akıl zarını hep ‘şeş’ atmakta yatıyor. Peki, hep şeş atmak mümkün mü? Okuyun, mümkün olduğunu göreceksiniz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*